DIŞARIDA SAVAŞ, İÇERİDE SAVAŞ!

Ekonomimiz gelişiyor, ülke büyüyor! Nereden mi anlıyoruz? Elbette emeğin yaratılan servetten aldığı pay azalırken sermayenin aldığı payın büyümesinden. Büyüme dedikleri sermayenin büyümesidir de ondan.

Örnek mi? Yılın ilk çeyreğinde işgücü GSYH’den %42,7 pay almışken 2. çeyrekte bu pay %38,1’e düştü. Aynı dönemde sermayenin payı %38’den %42’ye çıktı.

İşçiler, yükselen vergi dilimlerine karşı fazla mesai yaparak önlem alıyor. Ocak ayında eline geçen maaşı alabilmek için temmuz ayında fazla mesai yapıyor işçiler. Bu ekonominin büyümesi değil de nedir? Her ay ortalama 5-6 çocuk işçi çalışırken ölüyor. Bir o kadar 65 yaşın üstünde işçi aynı şekilde ölüyor. 7’den 70’e bütün nüfusu üretimde istihdam etmek kadar güzel kanıt olabilir mi buna!

Bir kısmımız çöpten başta yiyecek olmak üzere işe yarar bir şeyler ararken, kafelerin, restoran ve otellerin dolu olmasına zenginlik deniyor: ekonominin kısa özeti.

Demokrasimiz de gelişmeden payını alıyor!

31 Mart 2024 yerel seçimlerinden bu yana, seçimlerde kazanılan 78 belediyenin yönetimi AK Parti-MHP ittifakının eline geçti. Bunun 13’ünde kayyum atandı, diğerlerinde ise parti değişiklikleri, belediye meclisi seçimleri ve görevden alma süreçleri etkili oldu.

Üsküdar Belediyesine çökülürken değme mafyalara taş çıkartan örnekler yaşandı. Önce belediye başkanı Sinem Dedetaş tutuklanıp görevden alındı. Belediye meclisi 5 Ağustos’ta seçim yaptı, Yeni Partiden Sibel Tan Çetinkaya başkan vekili seçildi. AK Parti buna itiraz edince yeniden seçim gündeme geldi. Bu arada, belediye başkanı ve 2 meclis üyesi tutuklu olduğu ve başkan vekili olan Çetinkaya oy kullanamadığı için 4 oy kaybediyor. Hizmet aşkıyla yanıp tutuşan 4 CHP’li vekil de AK Partiye katılınca cumhur ittifakı ve CHP-Yeni Parti oyları 21-21 eşitleniyor. Sonra bilmem kaçıncı turda 23 oy alan AK Parti adayı Üsküdar Belediyesine başkan oluyor. Yatıp kalkıp seçimleri bize çare olarak gösterenler buradan ibret almalı.

NATO’nun ileri karakolunda halka iç savaş ilanı!

Temmuz ayında Ankara’da yapılan NATO Zirvesi üye ülkelere görev dağılımına sahne oldu. Ülkemize biçilen rol, Karadeniz’de, İran’a dönük saldırılarda, Ukrayna savaşında daha aktif yer almak oldu. Türkiye’nin Ukrayna savaşında değişen dili, Mekke Anlaşmasıyla Suudi Arabistan ve Pakistan ile kurulan pakt öne çıkan gelişmeler.

Türkiye bir yandan emperyalist tekellerden silah almaya devam ediyor, diğer taraftan dışarıya İHA, SİHA ihraç ediyor. Halkın kaynakları silaha yatırılıyor, sermaye ise savaştan voliyi vuruyor. Bu savaş ekonomisi, içeride yüksek enflasyon, hayat pahalılığı, işsizlik, açlık ve yoksulluğu körüklerken, burada gedik açabilecek her şeye saldırı örgütleniyor. Devletin kolluk kuvvetleri her eyleme azgınca saldırıyor. Sendikacılar, hak savunucuları, bunları dile getiren gazeteciler, avukatlar tutuklanıyor. Edirne’de madencilerin üzerine çeteler ateş açıyor. Devlet adamlarının ağzında bir sakız: “hukukun üstünlüğü”. Muhalefet itiraz ediyor: “hukuk ayaklar altında”.

Bir hukuk varsa şu an, o da iç savaş hukukudur. Bu kadar savaşa angaje olmuş bir rejimin hukuku olsa olsa iç savaş hukuku olabilirdi, yaşanan odur. Topluma dönük saldırılar her gün yeni bir boyutuyla karşımıza çıkıyor. Her gün kadınların aile bireyleri tarafından öldürüldüğü, çocukların ucuz iş gücü olarak sermayeye sunulduğu, gençliğin en büyük kaygısının gelecek olduğu, sokakların çetelere emanet edildiği bir ülkede “ailem güvende” adı altında operasyon yaparak toplumun bir kesimini itibarsızlaştırıp hedef göstermek iç savaş hukukunun devamıdır.

Direnişler birleşecek, Birleşik Emek Cephesi yolu açacak!

Tüm bu saldırı dalgasının hedefi, iç cepheyi güçlendirirken işçi ve emekçilerin, halkın sesini kısmak, nefesini kesmektir. İç cephe dedikleri Saray Rejiminin hizasında sermayenin, burjuva basının, sendika mafyasının ve bilcümle düzen içi kurumun tek ses hâline gelerek içeride-dışarıda savaş politikalarına destek vermesidir. Gezi’den bu yana söndürülemeyen direniş ateşinin söndürülmesi, en ufak bir itirazın duyulmamasıdır.

Bizim için ise bu savaş batağından, çürümüş Saray Rejiminden tek çıkış yolu örgütlü direniştir. Kaz Dağları’nda, Akbelen’de doğası için direnen yerel halkın başka yolu yoktur. Yalınayak madencilerin, modern köle özel öğretmenlerin, Smart Solar işçilerinin direnişleri güncel ve öğretici örneklerle doludur.

Gençliğin, öğrencilerin direnişi bunun bir parçasıdır.

Kadınların şiddete, ekonomik sorunlara karşı başkaca bir yolu yoktur.

Üretmek isteyen sanatçı, bilmelidir ki sanatını direnişin hizmetine sunmalıdır.

“Neysem oyum” diyerek hayatta kalmanın yolu, bu direnişe katılmaktır.

Birlikler, cepheler masa başında kurulmaz, sokakta, eylemde kurulur. Herkesin bir isimle zikrettiği birlik, örgütsüz insanların işi değildir. Örgütlenmek birinci adımdır.

Birleşik Emek Cephesi tüm bu mücadelelerin ortak bir potada buluşacağı toplumsal mücadele aracıdır.

Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!