2026: MÜCADELE ve DİRENİŞ YILI!

Mantık nedir? Felsefî anlamda mantık “hangi düşünce doğru, hangisi tutarlı; bir sonuca nasıl varılır; hata nerede yapılır” sorularına cevap arar. Bir de günlük hayatta kullanılan anlamı vardır. Daha çok aklımıza yatan şeye mantık deriz ya da mantıklı. Mesela, bugün ülkemizde işçilerin yüzde 14 civarı sendikalı. Bunların da ancak yarısı toplu sözleşme yapabiliyor. Ne kadar mantıklı? Nüfusun en zengin yüzde 1’i toplam servetin yüzde 35,1’ine sahipken, en yoksul yüzde 50’si ise toplam servetin yüzde 2,8’ine sahip. Mantık bunun neresinde? Ama işçiler mantık çerçevesinde örgütlenmekten, bırakın devrimci örgütleri, sendikalardan bile öcü görmüş gibi kaçıyorlar. Sorsan “mantıklı” davranıyor, başını belaya sokmuyor, işten atılmıyor vb. 

Oysa mantığın bittiği yerde kapitalizm başlıyor. Yıllarca çalışıp emekli olmuş insanlar, birkaçı bir araya gelip otel odalarında kalıyorlar. İnsanlar çöplerden işe yarar bir şeyler arıyorlar. Domatesi bile kiloyla değil taneyle alır hâldeyiz. Ucuz gıda aramak sıradan bir iş. Bunun için pazarın toplanma saatini beklemek “mantıklı” bir davranış. 

Hayat pahalı ölüm ucuz 

Ekonomik krizin geldiği boyut, işçi sınıfı için yıkıcı noktadadır. Sosyal, ahlâkî, insanî, vicdanî, ne kadar değer varsa hepsini kemiren, yiyip bitiren hâldedir. Yozlaşma, insan kirlenmesi bu yüzdendir. TV’lerde bu kadar mafya dizisi boşuna değildir. Sokaklar bizzat Saray eliyle mafyalara teslim ediliyor. İşsiz, geleceksiz bırakılan gençliğin bu pisliğin ucuz kadroları olması isteniyor. 12 milyon işsiz, her işi en ucuza yapmaya hazır insanlar demektir onlar için. Normalde isyan sebebi olabilecek işsizlik, açlık gibi sebepler örgütsüzlük koşullarında esaretin katmerlenmesine neden oluyor. 

Esaretin bedeli, günde en az 6-7 işçi cinayetidir. Bu yılın 11 ayında 87 çocuk işçi ölümüdür. MESEM’li çocukların haftanın 6-7 günü asgarî ücretin üçte biri ücretle ölümüne çalıştırılmasıdır. Bizim eşek gibi çalışıp, mesai yapıp, ek işe gidip, yine de borçtan harçtan kurtulamamamızdır. Hayatın pahalı, ölümün ucuz olmasıdır. 

2025: Ölü toprağını attık! 

2025 yılı, bizler için zorluklarla geçmiş olsa da, ileriye umutla bakmamızı sağlayan gelişmeleri de yaşadık. 19 Mart sürecinde, halkın ortaya koyduğu direniş, ölü toprağının üzerinden atılmasını sağladı. Öyle ki CHP bile alanlara çıkmak, eylemler yapmak zorunda kaldı. Yoksa satır aralarında kendilerinin de söylediği gibi Saray’la pazarlıklarla işi götürmeye razı idiler. Gençlerin Beyazıt’ta ilham veren barikat yıkma eylemi, sürecin seyrini de değiştirdi. Kadınların öteden beri dinmek bilmeyen isyanı, doğanın yağmasına karşı her zaman gösterilen direnişler, Gezi’den bu yana süren direniş çizgisinin izlerini taşıyor. Direnişlerde aslolan kararlılık ve sürekliliktir. Bunun garantisi ise örgütlülüktür. Hem Saray Rejimi hem de uzantısı muhalefet farklı yollarla sürekli buraya saldırıyor. Saray Rejimi en kaba biçimiyle, kör şiddetle yapıyor bunu. Polisi, jandarması, çeteleri, mahkemeleri, hapishaneleri, iç savaş hukuku ile. En rahat görülen ve karşılayabilir olanıdır. Muhalefet görünümlü Saray uzantıları ise sürekli sandığı işaret ederek, sanki bu rejim sandıkla inşa edilmiş de sandıkla gidecekmiş propagandası yapıyor. Saray Rejimi, emperyalistler arası paylaşım savaşı, Kürt halkının mücadelesi ve Gezi Direnişi’nin varlığı koşullarında, bir ABD-NATO organizasyonu olarak ortaya çıktı. Erdoğan bugün olsa olsa bu rejimin en uygun sözcüsü, yapıştırıcısı olarak oradadır, başkaca bir işlevi yoktur. Asgarî ücretin ne kadar olacağına bile uluslararası finans kuruluşları karar vermektedir. Bırakın başka konuları. İşte bu rejimin sandıkla gideceğini söylemek işçileri, emekçileri kandırmak, oyalamaktır. Bu rejim seçimle gelmemiştir, ancak sokakta gidecektir. 

2026: Birleşik Emek Cephesi ile direnişi büyütelim! 

2026 yılı, Saray Rejimi, sermaye, patronlar için saldırı yılı olduğu kadar işçi sınıfı ve emekçiler için mücadele ve direniş yılı olacaktır. Bu bir temenniden öte gerçekliktir. Gerçekliğin bir yanı, içinde olduğumuz durumdur. Dayatılan sefalet, rezillik daha ne kadar ileri gidebilir? Bizler de her gün intihar eden ortalama 5 kişinin içine mi karışalım? Hepimiz mafya mı olalım? Çocuklarımızı çetelere teslim edelim, onlar da gidip bizim gibi emekçilerin boğazına mı yapışsın? Gerçekliğin diğer yanı ise her daim var olan işçi direnişleridir. Biz bunlara çoban ateşleri diyoruz. Biri bitiyor, diğeri başlıyor, hepsi bize bir şeyler öğretiyor. Ama kesin bir şey varsa her direniş mutlaka ve mutlaka az ya da çok kazanımla sonuçlanıyor. Ne kadar kazandığını örgütlü gücün ve kararlılığın belirliyor. Basit bir soru? 2026’da geçerli olacak asgarî ücret değişmez mi? Etkili bir genel grev bütün taşları yerinden oynatmaz mı? Bırakın asgarî ücretin değişmesini patronların işçilerle konuşması bile değişir. İşte bunun için güçlü, sağlam bir örgütlenme, Birleşik Emek Cephesi’nin kurulması için hep birlikte çaba harcayacağımız bir yıl var önümüzde.