DİSK ve 17. Genel Kurul üzerine

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), 17. Olağan Genel Kurulu’nu, tarih sahnesine çıkışının 57’nci yılında; 9-10-11 Şubat tarihlerinde İstanbul Pendik Green Park Otel’de gerçekleştirdi.

Yüzyılın emeği emeğin yüzyılı” sloganıyla gerçekleştirilen genel kurulun ilk gününde divan seçildi, konuklar konuştu, genel kurul boyunca görev yapacak komisyonlar belirlendi. İkinci gün delegeler kürsüye çıktı, eleştiriler dile getirildi, tartışma-gerginlikler yaşandı. Son gün yeni yönetimi belirleyecek seçimler yapıldı. Seçim sonucunda, Arzu Çerkezoğlu yeniden Genel Başkanlığa getirilirken, yönetim kurulu üyeliklerine Genel-İş’ten Remzi Çalışkan ve Şükret Sevgener, Lastik-İş’ten Alaaddin Sarı, Dev Maden-Sen’den Tayfun Görgün, DİSK Tekstil’den Kazım Doğan ve Birleşik Metal-İş’ten Özkan Atar seçildi.

17. Genel Kurul, DİSK’i DİSK yapan temel ilke ve değerlerden bir adım daha uzaklaşmanın göstergesi oldu. Öyle ki, delege çoğunluğuna dayalı hakimiyeti elinde elinde tutan birkaç sendika, DİSK bünyesinde yer alan diğer sendikaları kaile dahi almadan yönetim, denetim ve disiplin kurullarını seçim öncesinden belirledi, sandık sonuçları buna göre şekillendi. Dahası, kendi içlerinde ayak oyunları yapmaktan da geri durmadılar. Genel Sekreterlik görevi, en fazla hak eden sendika olan Birleşik Metal İş’e verilmek yerine en pasif-etkisiz konumdaki Dev Maden Sen’e verildi.

Genel Kurul’un ikinci gününde konuşan bazı delegelerin eleştirilerine tahamülsüzlük, Limter İş Başkanı Kamber Saygılı’nın üzerine yürümeye varan ‘holiganlık’, DİSK’e hakim olan anlayışın cüretkarlığının da göstergesi idi. Bu anlayış Genel-İş’te somutlanıyor. DİSK’in en fazla üyeye sahip bu sendikası, delege çoğunluğunu da elinde tutuyor. Büyük oranda CHP icazetiyle CHP belediyelerinde örgütlü Genel-İş yönetimi adeta; “Para bende, güç bende, konfederasyonda da benim borum öter” dercesine DİSK’e yön veriyor. Kuşkusuz tek başına kendi kerametiyle değil. Arkasında CHP’nin “emek alanı uzmanları” olmalı. Geçmişteki devrimci birikimini, böylesine sınıftan uzak anlayışın görünen yüzü olarak kullanmaktan imtina etmeyen DİSK başkanı ile yönetimin diğer isimleri de tablonun bütünleyicisi olarak rol almış oluyorlar.

DİSK işçi sınıfının örgütüdür

DİSK, işçi sınıfının Türk-İş eliyle cendereye alınmasına karşı çıkan işçi önderleri tarafından kuruldu. Kısa bir hatırlatma yaparsak; Türk-İş, ikinci dünya savaşı sonrası, TC devletinin ABD sömürgesi olarak yeniden dizayn edilmesi sürecinde, 1952’de CIA aracılığıyla kuruldu. Türk-İş’i kuracak sendikacılar, ABD’de anti-komünist eğitim tedrisatından geçirilerek yetiştirildi. Böylece ülkemizde sarı sendikalar, daha başından devlet sendikaları olarak örgütlendi; devlet ve sermayenin işçi sınıfı içindeki birer kolu olarak, sınıf hareketini kontrol altında tutan rol üstlendi. Bu rollerini bugün de sürdürüyorlar.

Ülkemizdeki işçi hareketi, kapitalist gelişmeye paralel olarak 1960’lı yıllarda hız kazanmaya başladı. Saraçhane Mitingi (1961), Kavel Kablo direnişi (1963), Paşabahçe Grevi (1966) gibi sınıf hareketini etkileyen süreçler Türk-İş’ten kopuşu da beraberinde getirdi. Türk-İş’ten ihraç edilen dört mücadeleci sendika; Türkiye Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş ve Gıda-İş 13 Şubat 1967’de İstanbul’da gerçekleştirdikleri genel kurulda DİSK’i kurma kararı aldılar.

DİSK’in kuruluşu ile devlet sendikacılığı yara aldı, işçiler kendi sendikalarına kavuşmaya başladı. Hızla büyümeye başlayan DİSK’i kapatmaya yönelik saldırıya, 15-16 Haziran’da iki gün İstanbul’u işgal ederek verilen yanıt ve bunun gibi örneklerden görüleceği üzere DİSK, Türk-İş’i de etkileyerek sınıf mücadelesinin gelişimine olumlu katkılar sağladı. Yönetiminde yer alanların ideolojik politik anlayış ve tutumlarına dair hayli tartışılır yönler olmakla beraber, sendikal alandaki direngen, mücadeleci gelişim çizgisi 12 Eylül karşı devrim saldırısına kadar varlığını korudu.

12 Eylül saldırısı, başta devrimci sosyalist örgütler olmak üzere sınıfsal-toplumsal alanda mücadele eden tüm güçlerin üzerinden adeta bir buldozer gibi geçti. DİSK’in faaliyetleri durduruldu, yüzlerce militan işçi önderi tutuklandı, bazı DİSK yöneticileri onlarca yıllık hapis cezalarına, bir kısmı idam cezasına çarptırıldı.

Yeniden DİSK ama nasıl DİSK?

DİSK davası yargılamaları beraatle sonuçlanıp kayyum yönetimi sona erdiğinde (1992), dünyadaki neo-liberalizm olarak adlandırılan dünya tekelci sisteminin saldırısı Türkiye’de de başlamıştı. Temeli, Özal’lı yıllarla atılan özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalışma saldırıları, işçi sendikacılığına ve işçi sınıfının her türlü örgütlenmesine karşı büyük bir saldırı dalgası ile atbaşı yürütüldü.

Aynı dönemlerde, kamu işçilerinin başlattığı 89-90 yıllarındaki “İşçi Baharı” eylemleri, memur alanında kamu emekçilerinin, önlerine çekilen örgütlenme yasağını fiili-meşru mücadele çizgisiyle yıkmaya giriştiği eylemler, Zonguldak madencilerinin, “Çankaya’nın şişmanı işçi düşmanı” sloganıyla Mengen barikatına yürüyüşü ülke gündemindeydi. DİSK yeniden sendikal mücadele sahasına bu süreçte dahil oldu.

DİSK içindeki devrimci sosyalist çizginin önderlerinden olan Yeraltı Maden İş Genel Başkanı Çetin Uygur, sendika.org’ta yapılan bir söyleşide (Çetin Uygur: “40 yıllık temel sosyalizmdir” /11 Şubat 2007), DİSK’in o günkü tablosunu şöyle değerlendiriyordu:

DİSK’in 1992’deki açılışında anahtarı ellerinde tutanların bir unsuru sosyal demokrat düşüncedir; diğer unsur ise 12 Eylül’de üyelerinin çoğu yurtdışına kaçan ve kendini tasfiye eden eski TKP’lilerdir. Bunların “açılış”taki tutumu ise fiilen “her sendika kendi başının çaresine baksın” denilerek darbecilerin el koyduğu mal varlıklarının alınıp, eski sendikal bürokrasinin “kendi içinde” “halletmesi”ni sağlamaya çalışmak oldu. Orada bizlerin, devrimci, sosyalist sendikaların dışında bir tek Abdullah Baştürk’ün ciddi önerileri vardı. Abdullah Baştürk, merkezi bir yayın organı, bir radyo, bir gazetemiz olsun; bütün toplumu hedefleyen bir yaklaşımla DİSK’i tek bir merkezden örgütleyelim diyordu. Ama artık yılmış olan sosyal demokrat ve liberal-solcu sendikacılar Abdullah Baştürk’ün bu önerisini, “radyodaki sesleniş, gazetedeki yazılar hangi temelde hangi bakış açısıyla yapılacak; başımıza yine bela mı açılacak” diye karşıladılar. Baştürk’ün ölmesiyle de, bizim yaklaşımımızla az çok iletişim kurabilecek tek sosyal demokrat sendikal kadroyu da yitirmiş olduk.

Her sendikanın eski yöneticisi, sendikasının ekonomik gücünü kaptı ve sendika yöneticiliğini meslek edinen bir anlayışı öne çıkardı. Sistemin kendilerine tanımladığı çizgiler içinde mesleklerini icra etmeye yöneldiler. Şimdi bu çizgiler içinde bırakılan alanın sendikal harekete küreselleşmenin yüklediği görevler olduğu daha açık görülüyor. Sovyetlerin yıkılmasıyla DİSK’in üyesi olduğu Dünya Sendikalar Federasyonu dağıldı; sosyal demokratlar DİSK’i Avrupa Sosyalist Enternasyonali’nin yönlendirdiği ETUC’un yörüngesine oturttular. Ve DİSK bugünkü “misyon örgütü” noktasına geldi.

Uzun sözün kısası: DİSK eski DİSK değil evet; çünkü DİSK, kendi temelindeki sosyalist yapı taşını kaldırıp atmış durumda.”

İşte bu DİSK, dönemsel etkilenmelerle, daha mücadeleci bir tutum alma ve sol/sosyalist güçlere yakınlaşma eğilimi gösterse de asıl olarak Çetin Uygur’un ifade ettiği gibi kıblesini ETUC anlayışına çevirdi. Bu anlayış, “Avrupai”, “çağdaş”, “sosyal demokrat sendikacılık” olarak da özetlenebilir. Bu anlayışın DİSK içinde örgütlenmesi bizdeki “sosyal demokrat” devlet partisi CHP eliyle yapılmaktadır. Mükafatı da vardır! DİSK başkanı olmak, bir süre sonra CHP milletvekili olmak için hazırlanmak demektir. ‘Arşive’ bakıp bir hayli isim sayılabilir.

Her ölüm yıldönümlerinde Kemal Türkler’in, Rıza Kuas’ın, Abdullah Baştürk’ün mezarları başında, hiç icap duymadan, “Önderlerimizin bize bıraktığı mücadele çizgisinde yürümeye devam edeceğiz” nakaratını tekrarlamak, neredeyse her konuşmada mücadele tarihine atıfta bulunarak hamasi söylemlerle keseden yemek, CHP’li belediye başkanlarıyla miting kürsüsü kurup toplu sözleşme törenlerinde boy göstermek, burjuva düzen partileriyle sakınmadan ilişkilenirken, DEM parti ile, devrimci sosyalistler ile öcüymüşcesine uzak durmak DİSK’in tarihini inkardır.

17. Genel Kurul; yapıldığı mekandan salon tasarımına, getirilen sınırlı eleştirilere tahammülsüzlükten yönetimin belirlenme yöntemi ve oylamadaki manevralara kadar; DİSK’in DİSK olmaktan ne kadar uzaklaştırıldığını bir kez daha gözler önüne serdi.

İçinden geçilen tarihsel süreçteki tablo böyle. Bunun kalıcı olacağını kimse düşünmesin. İşçi sınıfı ayakları üzerine dikildiğinde tersine çevrilmiş doğruları da yerine oturtmayı bilecektir.

Kaynakişçi gazetesi

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz