İşçi sınıfına 2026’da reva görülen yüzde 28’lik ücret zamları, adeta bir deli gömleği gibi koca bir gövdeyi zaptetmeye çalışıyor. Saray Rejimi bütün araçlarıyla, sözde uzmanları, sendika mafyası, burjuva medyası, şükür mekanizması, işsizlik korkusu, seçim beklentileri, bunların yetmediği yerde çıplak şiddetle bu açlık ve yoksulluk rejimini milyonlara dayatıyor.
Peki bu şartlarda bizim tablomuz nedir?
1- Son yıllarda, işçi hareketi, ciddi eylemler geliştirmektedir. Bu eylemler, fabrikalarda grevler, direnişler şeklinde ortaya çıkmaktadır. Zaman zaman yürüyüşler, hattâ Saray’a yürüme girişimleri de ortaya çıkmaktadır. Bunlar zayıf da olsa önemlidir.
Tüm veriler, 2025 yılında, onun öncesinde 2024 yılında ve daha da öncesinde, eylemlerin sayısında artış olduğunu göstermektedir.
İşçiler, daha çok işten atılmalara, haklarını almamalarına, sendikalaşma çabalarına engel olunmasına karşı eyleme geçmektedir. Bu eylemler, daha çok sendikaların olmadığı yerlerde ortaya çıkmaktadır. Sendikal örgütlenmenin olduğu yerlerde eylemler daha da zayıftır. Ama buna rağmen, irili ufaklı işçi eylemlerinin sayısı bir hayli artmaktadır.
Bu elbette olumludur. Zira eyleme geçen, direnişe geçen her işçi, öğrenmeye, sınıf kardeşini ve kendini, kısacası kendisi de içinde sınıfını tanımaya başlamaktadır. TC devletinin, Saray Rejiminin bu işçi eylemlerine karşı açık ve net saldırgan, baskıcı, engelleyici tutumu, işçiler için devletin ne olduğu konusunda bir bilincin oluşumu konusunda eski önyargılarının yıkılması için de bir ortam oluşturmaktadır.
2- Ne kadar önemli olsalar da, ki çok önemlidirler, bu eylemlerin çoğunluğu, belki de tümü, kendiliğinden eylemlerdir. Hepsi, işçilerin ekonomik talepleri etrafında şekillenmektedir ve daha ilerisi yoktur.
İşçiler bu eylemlerde, hem kendilerini ve sınıfı tanımaktadır, hem sendikaların ne denli işçi sendikası olmaktan çıktığını anlamaya başlamaktadır, hem de karşılarına dikilen devletin sermayenin devleti olduğu konusunda bir fikre sahip olmaya başlamaktadırlar.
3- Sendikalar, en ileri olan birkaç sendika bir yana bırakılırsa, sendikal konfederasyonların tümü, çeşitli uzmanları ile bize, işçilere, işçi sınıfının siyasal mücadeleye yönelmemesi gerektiğini vaaz etmektedir. Bu 12 Eylül’ün mirasıdır. İşçi sınıfına siyasetten uzak dur demek, devrimci örgütlenmelerden uzak dur demektir. Yoksa bunu vaaz eden sendikacıların burjuva siyasetçilerle ilişkileri, “emekli” olduktan sonraki milletvekili kariyerleri hafızalardadır. Yakın zamanda Limter-İş Sendikasına yapılan saldırı sendikacıların siyasi kişilikleri ile bağlıdır. Yani işçilerin AK Parti’den oy aldığını anlatınca işçilerin siyasi duruşunu anlatmış olmazsınız. Dün de başka partilere oy verdikleri biliniyor.
Sorun, doğru konulmak zorundadır. İşçilerin devrimci siyasal mücadeleye uzak durmasının zorunlu sonucudur bu. Sorun, işçilerin devrimci siyasal mücadelede olmamasıdır.
Bu konuda sendikal federasyonlar çok büyük bir iş görmüş, devlet açısından alkışlanacak, sermaye açısından takdir edilecek bir başarıya imza atmışlardır.
Mesela vergide adalet isteyeceksiniz, sendikal bir örgüt olarak. Siyasi bir örgütlenme, böylesi bir bakış olmadan bunu isteyemezsiniz. Bu devletin kimin devleti olduğunu, vergilerin kimin cebine aktığını anlatmanız lazım. Karşınıza dikilen binlerce polisi, TOMA’yı, biber gazlarını görmeniz, göstermeniz gerekir. Bir yerden sonra, “evet ya, bu düzen değişmeden bir halt olmaz,” demeli işçiler.
Dahası var; burjuva devlet, sermaye, sendikal hareketi bizzat yönetmektedir. Yani, sendikaların tümü, “sivil” örgütler değil, tersine devletin etkisi altında örgütlerdir. Öyle ise, sendikaların ve onlar aracılığı ile işçi sınıfının siyasal mücadeleden uzak durması gerektiğini vaaz etmek, sizin amacınız ne olursa olsun, işçi sınıfının esaretini sonsuza kadar sağlamak üzere devletten, sermayeden yana tutum almanız demektir.
Mesela, konfederasyonların bugün, “bizim işçilerimiz zaten asgarî ücret üstünde ücret almaktadır” diyerek, asgarî ücret tartışmalarından uzak durması, baştan aşağıya işçi sınıfının aşağılanması konusundaki sistemin tüm uygulamalarına destek vermek demektir.
Bugün ülkemizde toplu sözleşme süreçleri nasıl işlemektedir, bunu herkes biliyor. Sendika yöneticileri, kendi yalanlarına işçilerin inanacaklarını düşünmektedir. Her sözleşme sürecinde işçiler ile kapitalist arasında bir uzlaşmazlık ortaya çıktığında, işçilerin silahı olan grev, asla devreye sokulamamaktadır. Devlet, bu grevleri “ulusal güvenlik sorunu” olarak ilan edip erteleyerek aslında yasaklamaktadır. Bunun nedeni, aslında işçi sınıfının siyasal, devrimci örgütlenmesinin zayıflığıdır. Ancak bazı durumlarda, son dönemde örneklerini gördüğümüz gibi, devletin yasaklama kararlarını işçiler kararlılıkla reddedip grev pankartını astıklarında, karşılarına çıkan polis güçlerinin barikatını yıktıklarında, daha olumlu sonuçlar alabilmektedirler.
4- Bugün ülkemizde sorun, hareket olmaması, direniş olmaması değildir. Sorunu tarif etmek istersek, mücadelelerin ortak bir kanalda akmadığını söyleyebiliriz. Yoksa Gezi’den bu yana ve 19 Mart’ta gençliğin barikatları aşmasıyla başlayarak direnişler vardır. İşçiler, gençler, kadınlar başta olmak üzere toplumun hemen her kesiminden direnenler var. Sorun bu direnişler arasındaki bağın, dayanışmanın, ortak örgütlenmelerin olmayışı ya da zayıflığıdır.
Birleşik Emek Cephesi, bunun anahtarı, bu soruların cevabıdır. Birleşik Emek Cephesini sınıf bilinçli işçiler, öncü işçiler kuracak, örgütleyecek.
İşçi sınıfı açlık, yoksulluk, savaşla karşı karşıya bırakılıyor. Tüm bunlara karşı örgütsüz işçi sınıfı silahsız kalmış demektir.
Bugün ihtiyacımız olan, dayanışma-direniş ve örgütlenmedir. Eylemsiz dayanışma, örgütsüz direniş olmaz. Örgütlenmekten kastımız ise, bizim olanı, yani kırıntıları değil dünyayı istemek için, sınıfsız, sömürüsüz, savaşsız bir dünya için devrimci sosyalist saflarda örgütlenmektir. İşçi sınıfı ya devrimcidir her şeydir ya da değildir ve hiçbir şeydir.



