Sosyalist devrim; hesaplaşma, barışma, insanlaşma -Kaldıraç

0
73

Haziran 2020’nin ilk günlerinde, iki heykel yıkıldı. Biri Bristol’dadır, İngiltere’de. Anti-rasist protestocular, yeniden sokakları doldurmuştu. 2008 krizi, Suriye savaşı, emperyalist güçlerin yeniden dünyayı paylaşmak üzere giriştiği savaş nedeni ile dünyanın her bölgesini kana bulamaları vb. ardından ortaya çıkan pandemi ile birlikte kapitalizme, emperyalizme duyulan öfke yükselmekte iken, bir Amerikan polisin, dizlerini boğazına bastırarak bir siyahı öldürmesi, adeta boğazlaması, bir protesto dalgası başlattı.

“Nefes alamıyorum” diyen George Floyd’un sözleri, büyük bir çakışma ile, “insanlığın nefes alamama” durumunu ifade eder hâle geldi.

Gösteriler, ABD ile sınırlı kalmadı.

Ama iki simgesel heykel indirme gerçekleşti. Biri Colomb’un heykelidir. Colomb, “Amerika’nın keşfi” denilen, aslında bir katliam, bir jenosid olan sürecin simge isimlerindendir. Kendi anıları bile, insanlığı utandıracak bilgilerle doludur. Egemen sömürgeci sınıfın, yağmacı, katliamcı karakterinin simgelerinden biridir o anılar. Ve George Floyd’un öldürülmesi ile başlayan süreç, Colomb’un heykelinin indirilmesi ile sonuçlanmıştır.

Bristol’da, Edward Colston heykeli vardı. Artık yok. Edward Colston, 1600’lü yıllarda, İngiltere’nin ünlü köle tacirlerinden biridir. Köle ticareti, sömürgelerin hammaddelerinin yağmalanması, İngiliz kapitalist gelişiminin ve yağmacılığının önemli kaynaklarından biridir. Sanayi devriminden söz ederken, arka planda bu yağma, bu sömürgecilik, bu köle ticareti unutulmamalıdır. Onlar, İngiliz efendileri ister feodaller ister kapitalistler olsun, bunu unutmamıştır ve heykelini dikmişlerdir. Ve bizimkiler, anti-rasist gösteriler başlayınca, hatırlamışlardır ve köle tacirinin dikilmiş eserini, indirmişlerdir. Nehre atmışlardır ve İngiliz devleti, bu heykeli, alıp “müzeye” koyma kararı almıştır, yeniden dikmeye ne zaman cesaret edeceklerini hep birlikte göreceğiz.

Biz Kaldıraç Hareketi olarak, sosyalist devrimin, özellikle de Anadolu sosyalist devriminin, binlerce yıllık sömürü tarihi ile, binlerce yıllık aşağılanma tarihi ile bir hesaplaşma olacağını dile getirdik, getiriyoruz.

Bu Colston ve Colomb heykellerinin yıkılması, bu hesaplaşmanın simgesel ifadesidir. Son derece önemlidir.

Kapitalist sınıfın, burjuvazinin, onların bugün ana unsuru olan tekelci sermayenin, nasıl feodallerle, nasıl kölecilerle kardeş olduklarını gözler önüne sermektedir. “Birinci sınıf” İngiliz “demokrasi”sinin ardındaki dayanaklardan biridir Colston. Sadece İngiliz “demokrasi”sinin mi? Elbette hayır. Bize demokrasi olarak sunulan bu burjuva diktatörlüğün, günümüzdeki hâli ile bu tekelci polis devletinin dayanakları sömürgeciliktir, yağmacılıktır, dünya halklarını aşağılama girişimleridir.

1880’lerde, hem tekelci bir niteliğe bürünen İngiliz kapitalizmi, hem de benzerleri olan Alman, Fransız, ABD, Japon ve diğerleri, emperyalist egemenlik için savaşa hazırlanmaktaydı. Bu dönemler, dünyayı yeniden paylaşmak için, var güçleri ile savaş hâlinde idiler. Nitekim, 1910’lara geldiklerinde, dünyanın pazar olarak ve toprak olarak emperyalist güçler arasında paylaşımı tamamlanmıştı. Dünya topraklarının %75’i, emperyalist ülkelerce paylaşılmıştı. Ve 1914’te başlayan dünya savaşı, dünyanın yeniden paylaşımı savaşımı idi.

İşte daha o günlerin ilk adımları 1880’lerde İngiliz “metafizik okul”ları ile atılıyordu. İngiliz “bilim adamları”, ırkçılık üzerine, Anglo-sakson ırkının zaferi ve dünya egemenliği üzerine nutuklar atıyorlardı. Bu “bilim adamları”, yeniden dini ön plana çıkarmak, geniş kitleleri “aydınlanma”nın etkisinden kurtarmak için kolları sıvarken, kendi özel toplantılarında, İngiliz Irkının üstünlüğü üzerine nutuklar yarıştırıyorlardı.

Kapitalizmin gelişimi, dünyanın bu sömürgeci güçler tarafından yağmalanması ile yakından ilişkilidir. Bir “doğal” kaynağın bedava üretim sürecine katılmasının avantajları, anlatılır gibi değildir. Ve kâr; kan ve barut ile sağlanmaktaydı. 17. yüzyıl, İngiliz, İspanyol, Hollandalı köle tacirlerinin çabaları ile, kölecilik döneminden daha “ağır” bir köleliğin yaşatıldığı yüzyıldır. Bu köle tacirleri, İngiliz, İspanyol, Hollandalı vb. deniz kuvvetlerinin, doğrudan desteği ile bu yağmayı sağlıyorlardı.

Bu yağma, zenginliğin Hindistan, Güney Afrika vb. sömürgelerden Avrupalı beyaz adamın ülkelerine taşınması demek idi. Ama aynı zamanda, sömürge ülkelerde katliamlar, köleleştirmeler, aşağılanmalarla birlikte yürümekte idi.

İngiliz burjuvazisi, daha 17. yüzyılda, bu nimete karşı duyduğu minneti ifade etmekte hiçbir zaman çekimser olmamıştır. Colston’ın heykeli, işte bunun ifadesidir, bu dönemin, bu tarihî arka planının simgesidir.

Gösteriler, hegemonyayı İngiltere’den devralmış olan Amerika’da başladı. George, bir Amerikalı siyahtır. Ve açıkça tekelci polis devleti tarafından boğazlanmıştır. Amerikan “demokrasisi” gerçek karakterini, onlarca, yüzlerce, binlerce kere olduğu gibi, bir kere daha göstermiştir. Bu boğazlama sonrasında başlayan kitle eylemleri, İngiltere’ye sıçradı.

Eski hegemon güç İngiltere, yeni hegemon güç ABD’nin hegemonyası çözülmekte iken, kendisi 1900’lerin başlarındaki gibi “toprakları üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olmak için kolları sıvamakta iken, gösteriler Londra’ya sıçradı.

Göstericiler Beyaz Saray’da, Trump’ı sığınağa inmeye itmiş iken, Bristol’de de “Kraliyet değerlerini” indirerek İngiliz burjuvalarına korku salmışlardır.

İngiliz devleti, hemen, ırkçı örgütlenmelerini devreye soktu. 12 Haziran’da gerçekleşecek büyük anti-rasist gösteriyi önlemek için, polis yeterli görülmedi. Hemen “England First” adlı ırkçı örgütlenmeleri devreye soktular. Irkçılar, polisle çatışır gibi yaptılar ve bu nedenle, “Londra’da gösteriler yasaklandı.” Böylece ırkçılık karşıtı gösteriler engellenmiş oldu. En azından bu seferlik.

Trump’ın “Amerika first” sloganının kaynağı da ortaya çıkmış oldu. “Önce Amerika” sloganı, “Önce İngiltere” örgütlenmesinden feyz alıyor olmalıdır. “England First” grubu, Nazi işaretleri ile hareket ediyordu.

***

Şimdi, bir kere daha faşizm üzerine düşünme zamanıdır.

Anlatılan, Batı Demokrasisi’nin bize sunduğu hikâyeye göre, İkinci Dünya Savaşı, aslında Hitler ve Musolini faşistlerinin suçu idi. Üstelik Hitler, tek başına suçlu değildi. Hitler ne zaman suçlanacaksa, hemen yanına Stalin ekleniyordu. Böylece, “ne faşizm, ne komünizm, demokrasi” denilmeye çalışılıyordu. Ve maalesef, bu propaganda, Stalin’e saldırma, komünizme saldırmanın bir şekli olarak, “sol” çevrelerde de etkili oldu. Solun birçok kesimi, Stalin’i, Marksist ve devrimci bir gözle eleştirmeyi değil, Batı’nın “demokrasi” gözü ile eleştirmeyi alışkanlık hâline getirdi.

Bu hem komünizme karşı saldırının bir aracıdır, hem de gerçekte Hitler’i aklamanın bir yoludur. Aslında, Hitler’i yenen, Kızıl Ordu’dur, Sovyet halkları ve onunla birlikte direnen dünya halklarıdır.

Hitler gidince, “demokrasi” yükseltilmeye başlandı. Görüntüye göre, faşizm gitti ve kapitalist dünya demokrasiye döndü. “Hür dünya” propagandası ile “Batı değerleri” propagandası, aslında, kapitalist devletin modern yüzünü gizlemek içindir.

Hitler’in tüm organizasyonu, ABD başta olmak üzere, tüm emperyalist ülkelerin devletlerince özümsendi. Hitler’in kadroları, bizzat ABD’de, devletin yeni örgütlenmesinin içinde yer aldı, görevlendirildi. Yoksa, İngiltere’de, Amerika’da, ırkçıların, sağ hareketlerin, Nazi selâmları ile ortaya çıkmaları nasıl mümkün olurdu? İngiltere ve ABD, sözüm ona Hitler’e karşı savaşmıyor muydu? Şimdi ne oldu da bunların derin devletleri Nazi artıkları ile kitlelerin karşısına çıkmaktadır?

Faşizm, bir gelip bir gitmedi. Faşizmi şekillendiren, iki ana unsur vardı: Bunlardan birincisi tekeller çağı, kapitalizmin emperyalist aşamaya yükselmesi, tekellerin burjuva sınıfın asıl temsilcileri olarak ortaya çıkışı ve ikincisi Ekim Devrimi’ne karşı kapitalist dünyanın karşı-devrim mücadelesidir.

Bu nedenle biz özellikle vurguluyoruz, faşizm, proletaryanın Ekim Devrimi’ni dünyaya yayamamasının bedelidir, karşı-devrimdir.

Ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan burjuva devlet, faşizmin dişlilerini içeren tekelci polis devletidir. Bu devlet, iç savaşa göre örgütlenmiş, dünya çapında süren sınıf savaşımının deneyimlerini genel olarak burjuvazi, özel olarak tekelci burjuvazi adına içselleştirmiş modern burjuva devlettir. Buna siz “burjuva demokrasisi” demekte ısrar edebilirsiniz, bunun tekelci burjuvazinin, faşizmi içeren modern devleti olduğunu kabul etmeniz koşulu ile sorunumuz yok.

Giden ve geri gelen bir “faşizm” anlayışı, devleti yanlış anlamak olur. Onun karakterinin faşizmden daha da ileri bir diktatörlük olduğu konusunda bir endişeniz olmamalıdır. İster “parlamenter” demokrasi görünümünde olsun, ister ise açık bir saldırganlıkla ortaya çıksın. İster kuvvetler ayrılığı üzerine dayansın, isterse bunu rafa kaldırmış olsun. Bunlar, sınıf savaşımının gelişim seyrine göre değişiklik gösteren, tarihsel süreçlerce belirlenmiş özelliklerdir. Ama Irak’ta çocukları öldüren bir ABD devletinin “demokratik değerleri” üzerine ahkâm kesilmesini kabul etmiyoruz. ABD devletinin, daha sağlam örgütlenmiş, İngiliz devletinin daha sağlam örgütlenmiş, Alman devletinin daha sağlam örgütlenmiş vb. olduğunu kabul ederiz. Bu nedenle onların “demokratik değerleri” hâlâ pazarlanabilir konumdadır. Bu uzun devlet parantezini burada kapatabiliriz. Zira bu konuda daha kapsamlı çalışmalarımız var.

***

Devrim, sosyalist devrim, sadece kapitalizme son vermez. Evet kapitalizme son verir, ama onun nezdinde, tüm sınıflı toplumlara, insanın insan tarafından sömürülmesine, aşağılanmanın, ayrımcılığın, yağmanın her biçimine son verir.

Sosyalist devrim, ta köleciliğe kadar ulaşan “meta üretimi”ne son vermek üzere proletaryanın iktidarı alması demektir.

Sosyalist devrim, komünizme devrimci geçişin başlangıç noktasıdır. Ve bu geçiş, kapitalizmin yıkılması, devrimle olur, proletaryanın kapitalist devlet makinasını parçalayarak proletarya diktatörlüğünü, isterseniz proletarya demokrasisini diyelim, kurması ile olur. Böyle başlar.

Proletarya, varlığı başka bir sınıfın sömürüsüne dayalı olmayan tek devrimci sınıftır. Bu nedenle, tüm sınıfların ortadan kalkmasına giden sürecin de devrimci öncüsüdür.

Biliyoruz ve ısrarla vurguluyoruz ki, tüm sınıflı toplumlar, bir açıdan bir bütün olarak ele alınabilir. Yani, insanlık tarihi, ilkel komünal toplum, sınıflı toplumlar ve komünizm olarak üç ana başlıkta toplanabilir. Sınıflı toplumlar, kendi içinde tarihsel olarak köleci toplum, feodal toplum ve kapitalist toplum olarak ele alınabilir. Sosyalizm ise komünist topluma geçiş toplumu olarak ele alınabilir.

Bu sınıflı toplumların en gelişmişi kapitalizmdir. Aynı anlama gelmek üzere, insan emeğinin en çok sömürüldüğü toplum da budur. Devlet tarihi de böyle ele alınabilir. İlk devlet, sınıfların ilk ortaya çıktığı yerde, köleci toplumda oluştu. En gelişmiş devlet (bize göre bu bir olumluluk değildir, “gelişmiş” sözcüğü çoğunlukla bir olumluluk içerecek tarzda kullanılır. Biz ise devlet denilen şeye “olumsuzluk”, sınıfların itirafı olarak baktığımız için, burada gelişmiş kavramının olumluluk içermediğini vurgulamak isteriz), kapitalist devlettir. İşte bu kapitalist devletle hesaplaşmakta olan işçi sınıfı, aslında tüm sınıflı toplum tarihi ile de hesaplaşmaktadır.

Bu nedenle bu, insanlığın kendi tarihi ile de hesaplaşmasıdır.

Başka bir deyişle, sosyalist devrim, insanlığın kendi tarihi ile hesaplaşması yolu ile, kendisi ile barışmasıdır. Bu, büyük hesaplaşmadır, büyük barışmadır.

Demek oluyor ki, sosyalist devrim, insanlaşma demektir. İnsanın, tüm sınıflı toplumlar tarihi boyunca insanlaşmaktan “uzaklaştığı” bir gerçektir. Bu nedenle “modern kölelik”, “modern karanlık çağ”, “modern orta çağ” kavramları son derece haklı nitelemelerdir. Sınıflı toplumla birlikte, sadece insanın insan tarafından sömürülmesi başlamıyor. Halkların köleleştirilmesi, aşağılanmanın ana kaynağıdır. Kadının aşağılanması, sınıflı toplumlar tarihinin bir sonucudur. Doğanın yağmalanması, sınıflı toplumlar tarihinin içinde gerçekleşmektedir. Sınıfların olmadığı bir dünyada “kadın-erkek” ilişkilerinin, bugün bize nerdeyse “kalıtsal” olarak aktarılan erkek egemen bakış dışında gerçekleşeceği kesindir. Sınıfların, insanın insan tarafından sömürülmesinin olmadığı bir toplumda, insanın daha önceki üretimlerden toplumsal olarak birikmiş cansız emeğinin, canlı emek ile ilişkisinin bugünkü gibi olmayacağı kesindir. İnsanın insan tarafından sömürülmesinin söz konusu olmadığı bir dünyada, insan ve doğa ilişkilerinin bugün olduğu gibi olmayacağı kesindir. İnsanın insan tarafından sömürülmediği bir dünyada, halkların arasındaki ilişkilerin hiçbir düzeyde ve hiçbir alanda, bugün olduğu gibi olmayacağı kesindir. İnsanların cinsiyetine, sınıfına, ırkına, rengine göre aşağılanmadığı bir dünya, ancak sınıfsız ve sömürüsüz, sınırsız ve devletsiz bir dünya olabilir.

Sadece kapitalizmin bugünkü tekelci aşamasının sonucu olarak ortaya çıkmış olan gezegenin yağmalanması ve insanlığın hem fizikî hem de aklı olarak yok edilmesi sorunu nedeni ile sosyalist devrim bir insanlık sorunu değildir. Sadece bugün, dünya nüfusunun %75’inden fazlasını işçi sınıfı oluşturduğu için sosyalist devrim geniş kitlelerin bir talebi değildir. Fakat aynı zamanda, insanın ve gezegenin geleceği kapitalist sömürünün açık tehdidi altında olduğu için de sosyalist devrim, insanlığın varlık sorunu hâline gelmiştir. “Ya sosyalizm ya ölüm”, sadece gönüllü olarak kapitalizme karşı direnen her cinsten, her renkten, her halktan devrimcilerin direniş sloganı değildir, aynı zamanda insanlığın fiziken ve aklî (daha geniş anlamda moral olarak) olarak yok olma sorununa çözüm olduğu için geçerli slogandır.

Bu aynı zamanda bir tarihsel akıştır; bugün yarına çıkar, yarın bugünü yıkar. Devrimci olmak, bu tarihsel akışın çizgilenmiş sesi olmaktır. Şair yerinde söylemiştir: “ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz, ya dünyamıza inecek ölüm.”

Daha on yıl önce gelişen kitle hareketlerini mesela Seattle eylemlerini, “çok iyi çünkü içinde hiyerarşi yok” diye değerlendirenler, tam da devrim ile egemen sınıflar arasında kalmış olanlardır. Evet o eylemlerin bir öncü devrimci örgütü yoktu. Çünkü eylemler kendiliğinden gelişmişti. Bugün, durum biraz daha farklıdır ama yine de asıl olarak bu eylemlerin “devrimci öncüsü” olan bir örgüt yoktur. Ama bugün, bu eylemlerin içinde daha fazla örgütlülük vardır. Yine de bu eylemler, kendiliğinden kitle eylemleridir. Ama dünden farklı olarak, daha örgütlü hâle gelmektedirler. Bunun nüvelerini taşımaktadırlar. Bu nedenle, eylemlerinde seçtikleri simgeler daha yerindedir. Bugün aynı Seattle’da, eylemciler “polisten arındırılmış bölge” oluşturmuşlardır. Bugün, Trump yönetimi, açık olarak bu eylemlere katılanları “iç terörist” olarak isimlendirmektedir. Kendisi sığınak yollarını öğrenirken, eylemcilere karşı köpürmektedir. İncil’e sarılmaktadır. Ama devletin bir bölümü, eylemlerdeki örgütsel zayıflığı bildikleri için, eylemlerin sönmesini beklemektedir. Bunun için askerî güçleri daha temkinli tarzda devreye sokmaktadırlar.

Önümüzde daha çetin bir sınıf savaşımı dönemi vardır. Eylemler bunun göstergesidir. Eylemler, daha başlangıçtır.

Colston ve Colomb’un heykellerinin indirilmesi, bu temizliğin, bu hesaplaşmanın daha başlangıcıdır. Bu nedenle göstericilere “yağmacı” diyen herkes, iyi düşünmelidir.

Egemenler korkuyorlar. Korkuları tarihsel derinliğe sahiptir. Roma’yı sarsan Spartaküs’lerden de böyle korkmuşlardır. Ama, egemenler ile, gelişen kitle hareketi arasına girip, egemenlerin gözü ile kitle hareketini değerlendirenler, daha çok korkmalıdır. Zira bu savaşta “orta yerde” durmak mümkün değildir.

Yorum Yaz

Please enter your comment!
Please enter your name here