Migros yönetimi, depo işçilerinin günlerdir süren iş bırakmaları ve fiili grevlerle büyüyen baskısı karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. Şirket, dün Kamuyu Aydınlatma Platformuna (KAP) yaptığı bildirimle Türkiye genelinde taşeron firmalarca işletilen 43 dağıtım merkezinde çalışan 7 bin 875 işçiyi kadrosuna aldığını duyurdu. Böylece Migros, 1 Şubat için verdiği “kadro” sözünü fiilen öne çekmiş oldu.
Bildirimin dili ise başlı başına bir politik tercih içeriyor. Migros, bu hamleyi “Dağıtım merkezleri operasyonlarını ana faaliyetle uçtan uca entegre etmek” olarak tarif ediyor ve işçilerin “Migros’ta 54 yıldır uygulanan toplu iş sözleşmesi kapsamındaki sendikal haklardan faydalanacağını” öne sürüyor. Yani patron, işçilerin günlerdir ortaya koyduğu mücadeleyi hasır altı ederek, sanki kendi kurumsal planlaması doğrultusunda adım atıyormuş gibi bir anlatı kuruyor.
Oysa bu noktaya gelinmesinin en önemli nedeni, İstanbul’dan İzmir’e, Bursa’dan Kocaeli’ye, Adana’dan Diyarbakır’a kadar 10’un üzerinde depoda işçilerin fiili grevler ve iş yavaşlatmalarla Migros’un lojistik zincirini kilitlemesiydi. Migros’un da sahibi olan Anadolu Grubunun ‘onursal patronu’, uzun yıllar TÜSİAD başkanlığı ve yüksek istişare konseyi (YİK) başkanlığı yapan Tuncay Özilhan. Büyük sermayenin kurmay örgütünde üst düzey sorumluluklarla geçmiş uzun yıllar, Migros patronunu sınıf mücadelesinde karmaşık taktikler kurgulayacak bir ‘kabiliyet’ ile de donatmış durumda elbette. Nitekim fiili grevlerin oluşturduğu baskıyla 8 bine yakın işçiyi kapsayan taşeron sistemini lağvetmek zorunda kalan Migros, bu geri adımı da kendi lehine sonuçlar üretecek bir şekilde planlıyor.
Bu nedenle bugün konuşulması gereken şey yalnızca “kadro meselesi” değil; bu geri çekilmenin nasıl bir içerikle ve hangi yeni hamlelerle birlikte geldiğidir.
Kadro kesinleşti, ama nasıl bir kadro?
Şu an itibarıyla işçilerin sigorta girişlerinde bir değişiklik yapılmış değil. Ancak KAP bildirimi, hukuki olarak kadroya geçişin kesinleştiği anlamına geliyor. Migros artık bu işçileri “taşeron işçi” olarak değil, kendi bünyesinde çalışan işçiler olarak kabul etmek zorunda.
Bu başlı başına bir kazanımdır. Çünkü taşeron sisteminde işçiler:
• Bireysel ve süreli sözleşmelerle çalıştırılıyor,
• Kıdem tazminatı fiilen ortadan kaldırılıyor,
• Toplu iş sözleşmesi hakkı imkansız hale geliyor,
• İş güvencesi tamamen patronun keyfine bırakılıyor,
• Sendikal örgütlenme resmi olarak olmasa bile fiilen engelleniyor.
Sırf bu açıdan bakıldığında bile Migros depo işçilerinin mücadelesi, patrona ciddi bir geri adım attırmış durumda. Ancak satranç tahtasında taş yerinden oynadı diye oyun bitmiş olmuyor. Migros’un kadro hamlesi aynı zamanda yeni bir kuşatmanın başlangıcı olarak kurgulanıyor.
İş kolu oyunu: Kadro var, örgüt yok
Depo işçileri bugün fiilen 8 No’lu iş kolunda (Depo, liman, tersane iş kolu) çalışıyor. DGD-SEN de bu iş kolu üzerinden örgütleniyor. Migros’un yıllardır yaptığı temel hamlelerden biri, aynı işi yapan depoları farklı iş kollarında göstererek örgütlenmeyi parçalamak oldu. Bugün de aynı yöntemin başka bir versiyonu devrede.
Migros, kadroya geçirdiği depo işçilerini, mağaza işçilerinin devamı gibi göstererek 10 No’lu iş koluna taşıyor. Bu iş kolunda örgütlü olan sendika ise Tez Koop-İş. Böylece DGD-SEN’in fiilen örgütlü olduğu alan hukuki anlamda boşaltılıyor. Kadro ‘tavizi’ sendikal tasfiye ile birlikte geliyor. Yani işçilere “kadro” verilirken, aynı anda örgütlü güçleri dağıtılıyor.
Migros’un planı açık: Depolardaki mücadelede etkili olan DGD-SEN tasfiye edilecek, işçiler Tez Koop-İş’e yönlendirilecek. Zaten depo müdürleri de günlerdir “DGD-SEN sendika değil. Haklarınızı Tez Koop-İş üzerinden alırsınız” telkini yapıyor.
Bu, sendika seçme hakkına doğrudan bir müdahale. İşçilere “Sendika serbest, ama yalnızca bizim istediğimiz sendika serbest” deniyor.
‘Sözleşmeden yararlanacaksınız’ yalanı
Migros’un KAP bildiriminde en çok öne çıkardığı ifade, “54 yıldır uygulanan toplu iş sözleşmesinin sendikal haklarından yararlanma” iddiası oldu; ancak bunun doğruluğuna da beraber bakalım:
Migros’ta halihazırda yürürlükte olan bir toplu iş sözleşmesi yok.
Mayıs 2025’te biten sözleşme enflasyon farkı eklenerek 31 Aralık’a kadar uzatılmış durumda.
Yeni sözleşme tarihi 31 Aralık itibarıyla başlatılıyor ve henüz imzalanmış değil.
Zam hesabı, 31 Aralık’ta geçerli olan 22 bin liralık asgari ücret üzerinden yapılıyor.
Tartışılan oran, asgari ücret zammı (22 bin lira önce 28 bin 75’e çıkarılacak) üzerine yüzde 20’lik bir taslak.
Bu taslağın bile alınıp alınmayacağı belli değil.
Buna rağmen depolarda müdürler, “Yüzde 52 zam alacaksınız” söylemiyle işçileri ikna etmeye çalışıyor. Yani ortada: Onaylanmamış, yürürlüğe girmemiş, hukuki karşılığı olmayan bir taslak üzerinden pazarlama yapılıyor.
Sözleşmenin gerçeği: 30 bin lira giydirilmiş ücret
Migros mağazalarında Tez Koop-İş sözleşmesiyle çalışan işçilerin anlattıklarında ise tablo net. Yol, yemek ve sosyal haklar dahil giydirilmiş ücretler 30-32 bin lira civarında bulunuyor. Bu kalemler çıkarıldığında, çıplak ücretler asgari ücret seviyesine kadar düşüyor.
Tez Koop-İş ise imzalanan sözleşmeleri üst kıdem üzerinden anlatıyor ancak mağazalarda:
• Sirkülasyon çok yüksek,
• 6 yıl ve üzeri çalışan işçi sayısı düşük,
• Çoğunluk yeni giren, düşük ücretli işçilerden oluşuyor.
Yani “54 yıllık sözleşme geleneği”, gerçekte düşük ücret, yüksek devir ve sendikal bürokrasiyle patron uyumunun geleneği olarak duruyor.
Migros geri çekildi ama başka bir cephe açtı
Bütün bu tablo bir arada düşünüldüğünde şunu söylemek mümkün: Migros patronu işçilerin gücü karşısında geri adım attı. 7 bin 875 işçinin kadroya alınması, doğrudan doğruya fiili mücadelenin sonucudur. Ancak bu geri çekilme, aynı zamanda yeni bir kuşatmanın başlangıcıdır.
Migros patronu, kadro vererek baskıyı azaltmak, iş kolu değiştirerek örgütlenmeyi dağıtmak, DGD-SEN’i tasfiye etmek, işçileri Tez Koop-İş’in denetimine sokmak istiyor.
Bu nedenle bugün yaşanan şey saf bir “kazanım”dan öte kazanımla birlikte gelen yeni bir mücadele başlığı.
Oyun bitmedi. Tahta büyüdü.




